Otlar İle İştigal

1800'lü yıllar “sana bir ot vereyim, iyi gelir.” 1900'lü yıllar “otu bırak sana ilaç vereyim, iyi gelir.” 2000'li yıllar “ilacı bırak sana bir ot vereyim, iyi gelir.” Son yıllarda bir ot çılgınlığı var ki sormayın gitsin. Cahili entelektüeli, yaşlısı genç’i, sosyetesi fakiri hepsi bir nedenle şifa niyetine bitki kullanmaya başladı. Zaten yaşadığımız dünyada herkes birilerine bir şeyler satmaya çalışıyor. Durum böyle olunca sadece aktar dükkanlarıyla sınırlı kalan bu minik pazar inanılmaz derece büyüdü. Yüzlerce yerli ve yabancı marka, binlerce çeşit ürünü pazara sürüldü. Hatta modern ilaçların satış noktaları olan ve yıllarca önce bitkisel tedaviyi aktarlara bırakan eczanelerde bile bu tür ürünlerin çeşidi nerdeyse ilaç çeşidine yaklaştı. Fiyatlar ise yüksek teknoloji ürünü olan ilaçları bile solladı. Acaba neden? Aslında bunun nedeni binlerce yıl öncesine dayanıyor. Mitolojik efsanelerde gençlik, güzellik ve ölümsüzlük iksirlerinden sıkça bahsedilir. Daha sonra Ortaçağ Simyacılarının da bu iksirleri bulmak için çalıştıkları bilinir. İksir kelimesi tam anlamıyla ilacı çağrıştırmaz. İksirde gizem ve mucize vardır. Oysa ilaç mucize değil mantık üzerine kuruludur ve ilacın vaatleri sınırlıdır. Bir ayda şıp diye zayıflamayı veya kırışıklıklardan kurtulmayı ya da kelliğe çare bulmayı hiçbir ilaç başaramaz. Ama otlar başarabilir. Çünkü başarmak zorunda değildir, çünkü kimse bunu sorgulamaz. Bir de bizim insanımıza özgü bir tercih ve istek vardır; bilimsel anlayışın, alternatiflerine karşı kaybetmesi tarifsiz bir haz verir. İnsanımız kırıkçının çıkıkçının röntgensiz tahlilsiz insanı iyileştirmesini kendi düşüncesi için kazanılmış bir zafer gibi görür. “Doktor bulamadı” sözü inanılmaz bir keyif ile söylenir. Oysa kimse çıkıp hekime gitmediği için kaç kişi sakat kaldı, kaç kişi yaşamını kaybetti söylemez. Gazetelerdeki olabilecek tıbbi şansızlık haberlerine ver yansın edilir ama üfürükçüler ile ilgili haberlerin üzerinde fazla durulmaz. Mucizelere inanmak, bilimselliğe olan bilinçaltı düşmanlık ve doğaya dönüş isteği. Bitkisel tedavinin yükselen değer olmasının en önemli üç nedeni. Tansu Çiller başbakan olduğu yıllarda kuşburnu çayı içtiğini söylemişti ve senelerdir öylece duran kimsenin aklına gelmeyen kuşburnunu içmeyen kalmamıştı. Hiç unutmam Turgut Özal Çernobil felaketinden sonra televizyona çıkıp çayda radyasyon yok, zaten her insanın biraz olsun radyasyon alması gerekir deyip şifa niyetine höpürdete höpürdete çayını içmişti. Daha sonraki yıllarda Karadeniz bölgesinde kanser vakaları oranının ülke ortalamasının üç katı olduğu açıklanmıştı. Ama bir vakamız var ki böyle komediyi ne Rıfat Ilgaz ne de Aziz Nesin akıl edemezdi. TRT Televizyonlarının tek kanal olduğu dönemlerdi ve yayına önemli bir haber var diye ara verildi ve haber bomba gibi patladı “Bir Türk hekim kansere çare buldu.” Türkiye’de yer yerinden oynadı. İşte senelerdir duymak istediğimiz şeyi duymuştuk. İstenilen üç şey de mevcuttu. Birincisi bir Türk doktoru, ikincisi kansere çare yani mucize yaratmak ve üçüncüsü; bütün dünya modern laboratuarlarda ararken çare bir bitkide yani zakkumda bulunmuştu. Dünyaya kendimizi güldürdüğümüzü ne yazık anlayamadık bile. Azıcık diyalektik mantığı olan insan bunu şüphe ile karşılardı. Nitekim bilimsel çevreler de öyle karşıladı. Doktor, televizyonlara ülkemizin en tanınmış avukatı ile birlikte çıktı. Karşılarında tıp ve eczacılık biliminin hocaları, fakat bilim adamlarının sorularına avukat cevaplarıyla geçen programın sonunda, bilim hiçbir bilimsel sorusuna cevap alamadan yine kaybetti. Halkımız hocaların ne anlatmak istediğini dinlemedi bile. Onlara göre her zaman olduğu gibi bu hocalar kıskanç, vatan haini veya kansere çare bulunmasını istemeyen insanlar olarak yorumlandı. Sonuç, binlerce insanın umudu istismar edildi. Bilim ve bilimsellik uğradığı hakaretlerle kaldı. Zakkum millete zukkum oldu ama doktora yaradı. Günümüzde bir de televizyonlarımızın sabah programları tutulur oldu. Uzman olanlar olmayanlar, bilenler bilmeyenler, sanatçılar sanatçı diye yutturulmaya çalışılanlar ve kadrolu tribün taraftarları ile ciddi bir izleyici kitlesine sahipler. İçlerinde birkaç istisna hariç çoğunun topluma faydasından çok zararı olduğu kesin. İşte bu programlarda bile ürünlerin gizli reklamının yapılması için ciddi paraların alındığı söyleniyor. Hedef kitlenin duyarlı olduğu bir hastalıktan bahsedip, arkasından bir ot veya madde ismini telaffuz etmek yetiyor. Ertesi gün adı geçen ürünü arayan arayana. İlaçtaki bu gizli reklam tehlikeli vakalara davetiye çıkarmakta. Özet ile ifade etmek gerekirse bu bitkiler üç beş gün önce keşfedilmedi. Dünyada Eczacılığın bilim dallarından olan Farmasotik Botanik ve Farmakognozi bütün bu bitkilerin özellikleri ve kullanılması ile uğraşıyor. Fakat ne hikmetse herkes uzman kesiliyor ama bu bilim dallarından kimseye bir şey danışılmıyor. Neden mi? Çünkü insanlara duymak istedikleri şeyleri söylemeyecekler, çünkü ilgili ürünlerin tüketimini teşvik edecek sloganlar atmayacaklar, çünkü bunların risklerinden bahsedecekler. İşte bu bilgi ve ürün kirliliğinde, bu denetimsizlikte, bitkisel ürünlerin hangi derde ne kadar yarayabileceğini kimse bilmiyor. Hele bu ürünlerin içinde ne olduğu, nereden nasıl toplanıp saklandığını ve doz ayarının nasıl yapıldığını hiç kimse bilmiyor. Bir avuç akil insanın anlatmaya çalıştığı tehlikeler ise ciddiye alınmıyor. İşin üzücü yanı yetkililer de seyrediyor. Ama olsun işe yarasın ya da yaramasın bir pazar oluşuyor, sisteme bir çark daha ekleniyor paranın dolaşacağı, alınıp verileceği bir alan daha yaratılıyor. Yani alan razı, satan razı…   Yeni Dönem Gazetesi 12 Mart 2012 Kubilay Aydın


20 Mart 2012     Okunma Sayısı : 2486